BİR FEMİNİSTLE EŞCİNSELLİK ÜZERİNE YAPILAN RÖPORTAJ;Ülker Sokak’ta, Eryaman’da travesti-transseksüeller bir dışlanma süreci yaşıyor. Siz bu dışlanmanın sebebini neye bağlıyorsunuz?
Toplumsal ilişkilerde ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal anlamda egemen olan gruplar, kendi çıkarlarına uygun olan anlamları evrensel kılıp, bunları tüm topluma mal ederler. Bu anlamlara uygun olmayan tüm tavır, tutum ve düşünceler sadece egemen gruplar tarafından değil, onların suç ortakları olan ezilenler tarafından da dışlanır. Tek tek bireylerin bu sürece katılması farklı dürtülerle olur. Ülker sokak, Bursa ya da Eryaman’da, travestileri linç eden topluluğa katılanların farklı farklı gerekçesi vardı. Çıkan olaylarda tek bir neden yok. Bir yandan kentlerin yeni ihtiyaçlara göre yeniden yapılandırılması, öte yandan egemen kültürün alt kültürlere karşı bilinen dışlama eğilimleri; bir yandan çeşitli grupların ekonomik ve siyasi çıkar hesapları, kendini ispatlama ihtiyacı içindeki erkeklik, bu erkekliğe dayanan milliyetçilik, öte yandan travesti ve transseksüellerin yaşadıkları ekonomik, toplumsal, biyolojik, kültürel sorunlara çözüm geliştirememenin yarattığı inkar ve yok sayma mantığı ve yaşadıkları kimlik bunalımının ve dışlanma psikolojisinin yarattığı tepkiler bir yerde birleşiveriyor. Sorunları demokrasiyle, tartışmayla, araştırmalarla çözme geleneğinin olmaması bu birliği şiddete yöneltiyor. Travesti ve transeksüellerin kendi yaşadıkları ve çevrelerine yaşattıkları sorunlar, toplumumuz açısından bir sınav. Bu sınavı geçmek, sorunu demokratik mekanizmalarla aşmakla olacak. Olmuyor. Şiddet kullanılıyor. Kullanılan her şiddet bir başka şiddetin tohumunu attığından, çözülmeyen her sorun iltihabını büyüterek, hatta urlaşarak ölümcül bir hal alıyor.
Siz bir sosyolog olarak Ülker Sokak’a girme kararını nasıl verdiniz? Biraz bu maceranızı anlatır mısınız?
Bir gün televizyon izlerken, bir baktım ki Ülker sokak bir savaş alanına dönmüş. Tanıdığım travesti ve transseksüeli ekranda gördüm. Saçları başları dağılmış, perişan olmuşlardı. Evleri yanıyordu… Sokak, ölüm sloganları atan milliyetçilerle doluydu. İlk işim ertesi gün Ülker Sokağa gitmek oldu. Bu, tanıdığım, sohbet ettiğim, karşılıklı kahve içtiğim insanlara karşı bir sorumluluktu. Olaylar başlamadan, yaklaşık beş ay önce, transeksüel bir aktivist olan Demet’in evinde yaptığımız sohbette gündeme gelen konular geçti aklımdan. Sokak çocukları için bir şeyler yapmak istiyorlardı. Para toplamaya karar vermişlerdi ama o parayla ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Ben ise, onlara sürekli “erkek olarak kadın dünyasına girişin nasıl bir şey olduğunu” soruyordum. Anlatamıyorlardı. Ya da buna vaktimiz olamamıştı.
Operasyon ertesi, sokağa girdiğimde ise bu sokağın artık onları barındırmayacağını, barındıramayacağını hissettim. Birçok cam kırıktı. Sımsıkı kapalı siyah perdeleri görünce, bir kısmının hala burada olduğunu anladım. Demet’in perdeleri de sımsıkı kapalıydı. Polis arabalarıyla dolu sokağın hemen başındaki binaya girdim, karanlık merdivenlerden çıkarak Demet’in dairesine ulaştım. Kapıyı defalarca vurmama rağmen kimse açmadı, sonra akıl edip kendi adımla seslenince, hiç tanımadığım bir travesti karşıma dikildi. Kısa bir süre sonra, evlerden birinde oturup olayları dinlerken, yan binanın camları yeniden kırıldı. Aşağıdan slogan sesleri geliyordu. Travestiler içeriye molotof kokteyli atıldığını söylediler.
Akşam olduğunda, ışıkları yakmadılar. Korkuyorlardı. Gitmemi istemediklerini, belki kendileri için güvence olabileceğimi düşündüklerini hissettiğim için o gece onlarla kaldım.
Sonraki günlerde de dışarı çıkamayanlara simit, sigara vs. taşıdım. Kısa zamanda anlaşıldı ki operasyon, korkutmaya değil, onları sokaktan silip atmaya yönelikti. Yani sokak sürekli alev alev yanmıyordu ama her an her şey olabiliyordu. Sonuçta travesti ve transeksüellerin büyük bir kısmı sokağı terk ettiler. Sokağın girişinde Türk bayrağıyla örtülmüş büyük bir masa kuruldu. Masada oturanlar, bağıra çığıra konuşuyorlar ve gelene geçene laf atıyorlardı. Ülkücü gençlerin sesini, gittiğim ilk günden itibaren çeşitli aralıklarla duydum. Erkektiler. Maçlarda bağırıp rahatlayan fanatikleri andırıyorlardı. Sonra yavaş yavaş sokağın giriş ve çıkışlarına çekildiler, karanlık çökünce sessiz “eylemler” yapmayı sürdürdüler. Bu eylemlerin sesi travesti ve transeksüellerin çığlıklarıyla duyuluyordu.
Ve kameraları gördüm… Ekranlardaki ilk görüntüleri evimde bana sunan kameramanların sıkıntılı bekleyişlerini gözlemledim. Olay isteyen, en küçük bir kıpırtıda hareketlenen bu insanlarla konuşamadım. Bu kameralardan ekranlara yansıyan görüntüleri ve gazete haberlerini kimi zaman Ülker Sokak’ta kimi zaman kendi evimde izledim, okudum.
Travesti ve transeksüeller sürekli olarak “Birileri de gerçekleri yazsa, bu sokakta dönen dolapları anlatsa” diyorlardı, ama bir gün bana, “Sen yazsana… bizim hakkımızda ya da bu sokakta olup bitenler hakkında bir araştırma yapsana. Sosyolog değil misin?” dediklerinde kendimi ilk defa çaresiz hissettim. “Çaresiz” diyorum, çünkü içinde bulunduğum ruh halini daha iyi ifade edebilecek bir kelime yok. Araştırma bu çaresizlikle başladı.
Read more »